Bekir Aksoy

Bekir Aksoy


Hukuk reformu için çözüm önerileri

27 Kasım 2020 - 17:20 - Güncelleme: 27 Kasım 2020 - 17:26

Geçen hafta yazımızı Türkiye’de hukuk reformunun olmazsa olmazlarını 5 maddeyle
bitirmiştik. Esaslı ve inandırıcı bir hukuk reformu için etkili bir yöntem ve içerik
değişikliğine ihtiyaç var. Çünkü, yıllardır yargı alanında pek çok düzenleme
yapıyoruz, insan hakları eylem planları yayınlıyoruz. Ancak, ne toplumun adalet
beklentilerine cevap verilebiliyor, ne de devlet yargıdan, yargının işleyişinden ve
kararlardan memnun. İşte en son Adalet Bakanı’nın açıklamaları ortada, eski
Bakanların benzer ifadeleri de arşivlerde duruyor. Samimidir, değildir; bu ayrı,
siyasetin konusu, bizler vatandaş olarak beyanlarının haklı ve yerinde olduğunu
görüyoruz, yaşıyoruz.

Ne yapılmalı, nasıl yapılmalı ki inandırıcı, etkili ve sonuç alıcı olsun. Öncelikle reform
için usül ve yöntem değişikliği gerekiyor. Hukukta “Usül esastan önce gelir” diye
cümlemiz var, işte oradan başlamalı. Ne demek istiyoruz?

Yıllardır bu ülkede reform çalışmaları, eylem planları üzerinde çalışıyoruz
denildiğinde birkaç siyasetçinin, akademisyenin, eski hukukçu yazar, emekli bürokrat
ve kamuda görevli memur ve teknisyenlerin bir araya gelip yaptıkları çalışma, toplantı
ve seminerleri anlıyoruz. Bugünlerde yapılan açıklamalardan bu istişare ve
toplantıların sermaye sahipleri ve yatırımcılarla yapılacağı anlaşılıyor. Elbette bir
istişare ve çalışma yapılacaksa bu sayılanlar yer almalıdır, alacaktır, ancak asıl
hukukun mağdurları sade vatandaşlar ve toplumun diğer kesimleri de bu tür
çalışmalarda yer almalı, talep ve beklentilerini ifade etmeliler. Maden ocağında
hayatını kaybeden işçi yakınları, yıllarca süren davalarda mahkeme koridorlarında
adaleti arayan kadınlar, haksız yere tutuklanan ve beraat eden memur ve bürokratlar,
açıkça terörü teşvik etmediği sürece yazdığı bir haberden dolayı hapse atılan
gazeteciler, okuduğu bir şiir, çaldığı bir müzik, oynadığı bir tiyatro, okuduğu bir tefsir,
kitap vb. yüzünden gözaltına alınan sanatçı, sade vatandaş, büyük bir holdinge iş
yapıp parasını alamayan taşeron firma, açıkça hukuka aykırı müfettiş, bilirkişi raporu
veya kurum kanaat beyanlarıyla görevinden uzaklaştırılan devlet memuru, öğretim
görevlisi, işletmesi yok edilen esnaf, malı, mülkü gasp edilen yerli veya yabancı
sermaye sahibi vb. kısacası damdan düşmüş, yargı makamlarından zılgıt yemişler
yer almalı bu tür istişare toplantılarda. Hayatlarında bir gün dahi mahkeme

koridorlarına uğramamış, ellerine kelepçe vurulmamış, hapis yatmamış, bağışlayın,
bırakın kuvvetli ve makul şüpheyi, içerisinde hiçbir somut veya maddi vakıa yer
almayan basit şüphelere, kanaat ve tahminlere göre yazılmış fezleke ve
iddianamelerle yüzleşmemiş memur, bürokrat, profesör ve siyasetçiler tarafından
mevcut establishmente -yerleşik yanaşık düzene- göre hazırlanan yasal
düzenlemelerin sonuçları ortada; görüyoruz, yaşıyoruz. Allah aşkına, hiç kendisine
dokunacak, bulunduğu konumu, yetki ve sorumluklarını sorgulatacak bir düzenleme
yapıldığını gördünüz mü? Emekli Sandığı, SSK ve BAĞ-KUR’a tabii vatandaşlar
arasında neden farklı bir uygulama vardır. Emekli Sandığı mensupları neden farklı bir
konumdadır, yasayı hazırlayan memurlar, emekli olacaklar kendilerinin aleyhine
düzenleme yaparlar mı, işçi ve esnaflarla eşit statüde olma yönünde yasa çalışması
yaparlar mı? 2000’li yılların başında Anayasa Mahkemesi üyeleri bile emeklilik
sisteminin, kurumlarının eşit statüde olmasını anayasaya aykırı bulmuşlardı. Neden?

Madem ki, “ilgili tüm kesimlerle diyalog ve iş birliği halinde hukukta yeni bir reform
dönemi başlatıyoruz.” deniyor, sadece sermaye sahiplerini ve yatırımcıları değil,
yukarıda saydığım toplum kesimlerini de bu çalışmalara çağırın, onlarda konuşsunlar,
taleplerini ve beklentilerini dile getirsinler. Eminim ki, çağıracaklarınız sizlerden
Hazine garantisi istemezler, Milli Emlak’tan arazi tahsisi, vergi muafiyetleri,
sermayeye kolaylıklar, Hazine Kefaletle Kredi istemezler, sadece yaşadıklarını! evet
sadece yaşadıklarını yasa yapıcı ve uygulayanların yüzlerine aktarırlar, o kadar.

İkinci konu, hukuk reformunun içeriği. Gerçekten esaslı yargı reformu yapılacaksa,
bilinmelidir ki; demokrasinin olmazsa olmazı tarafsız ve bağımsız bir yargı için, suç ve
ceza teorisinde olduğu gibi kendi içinde tutarlı, denge ve kontrol mekanizmaları
kurallara bağlanmış, görev, yetki ve sorumluluk alanları açık, yasal yaptırımlara
bağlanmış bir mekanizmayı kurmak zorundayız. Nedir bunlar?

Bir önceki yazıda da sözü edilen madde başlıkları Türkiye’ye özgü düzenlemelerdir.
Örneğin, Anayasal devlet gibi, rücuen tazmin gibi, adli kolluğun bağımsız bir yapıya
kavuşması, iddia ve savunmanın eşit statüde olması, Bilirkişilik Kurumunun yeniden
yapılanması gibi. Aslında bunlar Anayasamızda ve yasalarımızda var, ancak
olmayan şu; bunlara uyulmadığında, uymayanlara ne yapılacağı yok, yaptırımı yok,
demokratik kontrol mekanizmaları yetersiz, varsa da açık değil, muğlak, kurala

bağlanmamış, hatta uygulanması imkânsız, hani derler ya, dilinin ucuyla var, elin
eşeği misali. Bugün sadece birinci maddeyi açıklayalım, yazı ister istemez uzuyor.

1-Anayasal devlete dönmek, mevcut anayasaya uymak, özellikle de Anayasamızda
“12 inci maddeden 42 inci maddeye” kadar sayılan hükümlere uymak. Türkiye
Cumhuriyeti Anayasal bir devlet elbette. Anayasa bir devlet ve toplum sözleşmesi,
bireylerin, kurumların, devleti yönetenlerin kısacası herkesin uymakla zorunlu olduğu
bir taahhüt belgesi. Anayasa olmadan hukuk olmaz, olamaz. Devletin tüm yasaları,
bürokratik işlemleri, siyaset kurumu ve yargı dahil anayasal kurallara göre işlemek
zorundadır. Temel sorun şu ki, hala bu ülkede sade vatandaşından siyaset
kurumuna, idari makamlardan yargı makamlarına kadar, T.C. Anayasası
uygulanmadığı, Anayasaya aykırı bir işlem yapıldığında sonuçlarının ne olacağı
yeterince açık, anlaşılır, somut bir yaptırıma bağlanmamıştır. Anlayalım artık,
Anayasası yeterince anlaşılmamış, içselleştirilememiş bir toplum ve devlet hukuk
reformu falan yapamaz. En eğitimlisinden en cahiline, sade vatandaşından yetkili
makamlarda bulunanına kadar, böyleyiz. Öyle olmasa, sürekli yeni Anayasa talebi
dile getirilmez, 3-4 yılda bir bazı maddeleri değiştirilmez, Anayasaya bağlılık ve saygı
kavramlarının içi boşaltılmaz, iktidara gelen veya aday olan Anayasa’dan şikayetçi
olmaz, değil mi?

Öncelikle Anayasa ne diyor, bilmek, Anayasal Devlete dönmek zorundayız.
Şimdilerde kimselerin beğenmediği 1980 Askeri Döneminin hazırladığı Anayasamız,
12 inci maddesinden 48 inci maddeye kadar Temel hak ve Hürriyetlerle ilgilidir.
İnanın, gayet açık ve anlaşılır maddeler içermektedir. Kişilik haklarından mülkiyet
haklarına, düşünce ve fikir hürriyetinden basın ve yayın özgürlüğüne kadar, suçun
şahsiliğinden yasaların geriye yürüyemeyeceğine, masumiyet karinesinden hiç
kimsenin beyana zorlanamayacağına kadar, kanuna aykırı toplanan bulguların delil
olarak kullanılamayacağından, devletin rücuen tazmin hakkına kadar pek çok
hükümler var. Açık, anlaşılır ve yeterince demokratik standartlara sahip. Öyleyse
sorun nerede, sorun bu metinlerin anlaşılmaması, Anayasa maddelerinin ve yasaların
uygulanmadığı durumlarda ne yapılacağının kurallara bağlanmaması, yaptırım
mekanizmalarının yeterli açılıkta olmaması. Örneğin, Anayasa Mahkemesi kararına
uyulmadığı zaman ne olur, Anayasa ve yasalara uymayanlara, görevini kötüye
kullananlara hangi cezai, maddi ve manevi yaptırımlar uygulanır, masumiyet karinesi,

suçun şahsiliği gibi evrensel hukuk kurallarını ihlal edenlere ne yapılır, yasalara aykırı
delil toplamanın sonuçları ne olur. Konu dönüp dolaşıp rücuen tazmine gelip
dayanıyor. Ayrı bir yazı konusu rücuen tazmin konusu, belki de son yıllarda hukuk
alanında nereden nereye geldiğimizin en önemli göstergesi, gelecek yazıya
bırakalım.

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Meriç Güngör
    1 ay önce
    Devleti, devlet adamını, hükümeti ve idareyi ilgilendiren mahkemelerde hakimin -devletle, devlet adamıyla, hükümetle ve idareyle- bağı olmamalı.