Runerm Ateş

Runerm Ateş


SOSYAL MEDYA DÜZENLEMESİNDE DİJİTAL GÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE Mİ?

05 Ağustos 2020 - 17:06

Bu yasa taslağıyla birlikte, sosyal medya platformlarına erişimimiz kısıtlanacak. Neo-liberal politikalar sonrası hızlı gelişen teknolojiyle birlikte birtakım alışkanlıklar kazandık. Özellikle pandemi döneminde internet üzerinden yemek, kıyafet, kitap vb. alışveriş yapma faaliyetlerimiz çoğaldı. İfade özgürlüğüne, kişilik haklarına aykırı olduğu söylemleriyle birlikte yasal olan internet erişim hakkımız kısıtlanmaya çalışılıyor. İfade özgürlüğünün temsiliyet kazandığı alanlardan biri de sosyal medyalar… Türkiye’deki kullanıcılarının verileri, şirketler tarafından Türkiye sınırları içerisinde tutulmasının zorunlu olacağı konuşuluyor. Bu bir fişleme tekniği olabilir mi? Kime, ne kadar güveniyoruz?

‘’SANSÜR YASASINI GEÇİRSİNLER, NE OLACAK Kİ?’’ DİYENLERE:
Diyelim bir içerik var ve bu içeriğin kaldırılmasını istiyor yasa. Kaldırılmaması gibi bir durumla karşılaşıldığında platforma paylaşım ve mesaj sayısına oranla yüksek meblağlarda para cezası kesiliyor. Peki bu durumda özellikle sosyal medya platformları paylaşımcı bir tavır sergileyecek mi? İşte önemli sorulardan biri daha…  Bu paylaşımcı tavrın biz sosyal medya kullanıcıları üzerinde bir baskı ve tehdit unsuru oluşturabileceği unutulmamalı.
İktidarın sosyal medya üzerindeki kontrol gücü artıyor. Günümüze kadar erişim engelleme mevcutken bu yasayla birlikte içerik silme de eklenecek. Kimlerin, hangi paylaşımlarının kaldırılacağı da merak konusu. Bu sansür neden var? Peki bu kısıtlamayla birlikte toplumda kamuoyu oluşturma alanı engellenmeye mi çalışılıyor? İlgililerin kulaklarını tıkadığı noktada mağdurun sesini sosyal medyadaki halk duyuyor. Sosyal medyada kamuoyu oluşturmanın gücü yadsınamayacak kadar büyük.

SOSYAL MEDYA OLMASAYDI BELKİ DE;

Gezi Direnişi bu kadar büyüyemeyecekti.
Şule Çet davasının dosyası cinayet değil, intihar olarak kapatılacaktı.
Şeker fabrikalarının neden ve ne şekilde kapatıldığını bile duyamayacaktık.
Kanal İstanbul Projesi’nin adını bile duymayacaktık.
Emre Yıldır için adalet talepleri yayılmayacaktı bu kadar.
Bir köpeğe tecavüz edilirken birkaç gün sonra başka bir köpeğin canice öldürülüşünü görmeyecektik, duymayacaktık.
İstanbul Sözleşmesi’nin ne olduğunu öğrenemeyecektik, kamuoyu oluşturamayacaktık.

PEKİ NEYDİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ?

İstanbul Sözleşmesi, şiddetin en baştan önlendiği bir toplum yaratmak, kadınlara ve çocuklara karşı yöneltilen şiddet ve saldırı durumlarında, onları korumak, bir zarar meydana geldiyse cezalandırma süreci yürütmek ve kadınları güçlendirecek politikalar inşa etmek için devlete sorumluluklar veren sözleşme. Sözleşme, şiddet unsurunun, eşitsizlikten kaynaklandığını dile getiriyor. Şiddeti toplumsal bir sorun olarak gören sözleşme, çözüm için toplumsal bir dönüşümü mümkün kılıyor. İstanbul Sözleşmesi yaşatır ama problemin köküne inmek gerekiyor.


ÇOCUKLARIMIZA YAŞANILACAK BİR ÜLKE BIRAKMAK İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ.

Ağız ve burnumuzu maskeyle kapatmamız gerekirken, gözlerimizi ve kulaklarımızı maskeyle kapatır olduk. Eril ve sapkın zihniyet, bütün akıl almaz söz ve davranışlarda bulunurken sessiz kalmayı kendine görev edinmiş insanların vicdanına ve insanlığına soruyorum: Cidden size dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mı?
‘’SOSYAL MEDYA PLATFORMLARI OLMASAYDI ÜÇ MAYMUN’U OYNAYACAKTIK BELKİ DE…’’



                                                                                                             
                                                                            

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum