Tansu Özcan

Tansu Özcan


Ölümün âdil olması için Hayatın âdil olması lâzım

08 Nisan 2020 - 21:06 - Güncelleme: 08 Nisan 2020 - 21:10

Ön Saflar

Nâzım Hikmet’in, Ölüme Dair adlı şiirinde çarpıcı bir dize vardır:

 

(...)

Ölümün âdil olması için

Hayatın âdil olması lâzım,

(...)

 

Bilinen ama yadsınan bu gerçek, bulaşıcı hastalıkların zengin-fakir ayırt etmediği yönündeki efsaneyle maskelenmeye çalışılıyor.  Kimin kendilerini karantinaya alacağı sorusu, bu işte birlikteyiz vurgusunu anlamsızlaştırıyor. Ancak salgının yarattığı tahribatı görünür kılan çoğunluğun evde kalamaması ve hasta sayısının artmasıyla, onunla ilgilenmesi beklenen işgücünün seçim yapmak durumunda bırakılması gerçekte farklı bir hikaye ortaya koymaktadır.

Bu hikaye, bizleri Nâzım’ın satırlarına götürür. Bu yazıda temelde hayatın âdil olmamasından bahsedeceğim. Zira salgın, mevcut sistemin ekonomik ve sosyal modelin açmazlarını ortaya koymakta ve var olan krizi somutlaştırmaktadır.

Kapitalizmin, 1980 sonrası işleyiş biçimi olan neo-liberalizm, hayatı âdil kılan olanakları bir bir ortadan kaldırmıştır. Sağlık, eğitim, iş ve yaşam kalitesiyle ilgili diğer koşullardaki eşitsizliği körükleyen neo-liberal politikalar, bugün tüm dünyayı Kırmızı Pazartesi’ye hapsetmiştir. İşleneceğinden herkesin haberdar olduğu bir cinayete karşı kasabaya hâkim olan toplumsal apati, son 40 yılın ‘’normali’’dir.

Ancak son günlerde zihnimizi meşgul eden pandemi normale dair pek çok soruyu da gündeme getirmiştir. Öyle ki, bu soruların başında kimlerin evde kalabildiği gelmektedir. Evde kalmanın bir seçenekten ziyade, zorunluluk olması gereken kriz döneminde, neo-liberal rejimlerin insan hayatına karşı piyasayı öncelemesi yeni bir trajedi yaratmaktadır. Nitekim, geçtiğimiz hafta sosyal medyada sıkça karşılaştığımız, İstanbul genelinde evde kalan ve kal(a)mayan ilçelerin gösterildiği tablo, pandeminin failinin koronadan ziyade piyasa olacağının habercisidir. Üstelik, bu tabloyu pekiştirecek veriler gün aşırı çoğalmaktadır. 3 Nisan Cuma akşamı 20 yaş altına getirilen sokağa çıkma yasağına 1 gün arayla getirilen kısmî muafiyet (18-20 yaş arası genç işçiler sokağa çıkma yasağından muaf tutuldu) 811 bin genç işçinin daha failini belli etmiştir. Pınar Öğünç’ün o gençlerden biri ile yaptığı röportaj da aynı faile işaret ediyor: ‘’Bu ülkede yaşamanın bedeli yorgunluk diye düşünüyorum. Yarını bile göremezken, gelecekten beklediğim hiçbir şey yok. Bu virüs sanki yaraları deşti. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, ne varsa… Bu ülkeye, insanlarına dair umudumu çoktan kaybetmiştim, onlarla aynı gemide olamadım hiç.’’

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/04/05/karantinada-ayakkabi-almayi-inan-anlamiyorum/

 

Madalyonun bir diğer yüzünde ise evde kalan ama hayatı eve sığdıramayanlar var. Ücretsiz izne çıkarılanlar; kira, fatura ve borçlarla belirsiz bir geleceğe terkedilenler… Ücretsiz izne çıkarılmasalar ya da iş yerleri kapanmasa her gün şafakla birlikte yola koyulacak binlerin kabusu ile kapitalizmin herhangi bir sorunu yok. Mevcut toplumsal örgütlenme biçimi, küçük bir azınlığın çıkarı için onların feda edilmesini gerekli kılıyor. Ancak, özelleştirilen sağlık sistemlerini kapasitesi rejimleri bu noktada çıkmaza sokmaktadır. Kitlesel izolasyonun sağlanmaması uzun vadede hem bir trajediye hem de ekonomik resesyona sebep olacaktır. https://birartibir.org/siyaset/647-dugum-saglik-sisteminin-kapasitesiÖte yandan, evde kal çağrısının güvencesizliğinin yarattığı tahribat; failin virüsten öte, kadir-i mutlak addedilen sistemin kendisi olduğuna bir diğer izdir.

Birikim ve ekonomik büyüme baskısının bundan sonrası için ne ifade ettiği kayda değer bir sorundur. Büyük pandemileri tarihsel boyutu ile inceleyen yaklaşımların da ortaya koyduğu gibi salgınlar sonuçları itibariyle derin iktisadi, siyasi ve toplumsal değişimleri gösteren yansıtıcılardır. Bugün çöken şey bedenlerdir. Haber kanallarında verilen sayılar, ülkeler arası karşılaştırmalı oranlar ön saflardakilerin piyasanın insafına terkedilişinin eskizidir. İnsanlar ölüyor, hastanelerin kapasitesi yetersiz kalıyor, doktorlar yorgunluk, kaygı ve korku içinde perişan durumdalar. Bu durumu, sermaye birikimi değil; insanlığın birikimi, dayanışma ve bilimsel bilgi çözebilir.

Tansu ÖZCAN

YORUMLAR

  • 0 Yorum